içimdeki SEN gibi…

İlk Filozof

Her şey şeytanın tek bir sorusuyla başladı. “Neden?” Bu görünürde basit ama alabildiğine derin soru dünyanın varoluşuna ve bütün acıların önlerindeki setin kırılıp, yeryüzüne yayılmasına sebep oldu.

Neden diye sormuştu şeytan “Neden insana secde edeyim?” Onu çamurdan beni ateşten yarattın, ben ondan daha üstünüm, neden ona tabi olayım. Ateş topraktan üstündür, ben de insandan daha üstün ve hayırlıyım.

Ve Rabbi ona “in” dedi. İn bulunduğun yerden.. Ve lanetim son güne kadar senin üzerine olsun. İn lanetlenmiş olarak!


“Dedi ki: “Ey iblis, sana ne oluyor, secde edenlerle birlikte olmadın?” Dedi ki: “Ben, kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yarattığın beşere secde etmek için var değilim.” Dedi ki: “Öyleyse ondan (cennetten) çık, çünkü sen kovulmuş-bulunmaktasın.” “Ve şüphesiz, din gününe kadar lanet senin üzerinedir.” (Hicr Suresi, 32-35)

Şeytanın yaptığı davranış , bir mantık yürütmeydi. Hepimizin yaptığı gibi.. Eldeki verilere bakıyor ve bunun sonucunda kendi düşüncesini söylüyor ve bunda direniyordu. Allah’a düşman olmak değildi niyeti. Çünkü büyük bir makamda bulunuyordu.Ve Allah’tan çok korkuyordu. Onun derdi “”İnsan”laydı, insanın bu değeri hak etmediğini ıspatlamaya uğraşıyordu.

“Münafıkların durumu tıpkı şeytanın durumu gibidir. Çünkü şeytan insana “İnkar et” der. İnsan inkar edince de: Ben senden uzağım, çünkü ben alemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım, der.” (Medeni suresi-101)

Sadece kendisine mantıklı görünmeyen bir duruma karşı, rasyonel bir bakış açısıyla amprik bir bilgi bulmayı umuyordu. Fakat karşısında duran yaratığın kendisine üstün gelen hiçbir yanını göremiyor ve bunu anlamaya çalışıyordu. Açıkcası meleklerde bunu anlayamamıştı ve şöyle bir konuşma geçmişti:

“Hani Rabbin, Meleklere: “Muhakkak ben, yeryüzünde bir halife var edeceğim” demişti. Onlar da: “Biz seni şükrünle yüceltir ve (sürekli) takdis ederken, orada bozgunculuk çıkaracak ve kanlar akıtacak birini mi var edeceksin?” dediler. (Allah:) “Şüphesiz sizin bilmediğinizi ben bilirim” dedi. Ve Adem’e isimlerin hepsini öğretti. Sonra onları meleklere yöneltip: “Eğer doğru sözlüyseniz, bunları Bana isimleriyle haber verin” dedi.” (Bakara Suresi, 30-31)

Meleklerde bir akıl yürütmede bulunmuştu ve insanın yaradılışıyla ilgili kendi fikirlerini söylemişlerdi. Bu yeni yaratılışla ilgili olarak pek iyi bir şey düşünmedikleri belliydi. Ancak melekle şeytanı ayıran en ince nokta, şeytanın akıl ve mantığa dayalı deneysel bir bilgi arayarak, bu bilgiye ulaşamadığında isyana ve reddedişe yönelmesi, meleklerin ise bu bilgiyi idrak edememelerine rağmen kendi bilgilerinin ve sezişlerinin çok ötesinde bir gerçek olabileceğini kabullenip buna teslim olmalarıydı.

“Dediler ki: “Sen yücesin, bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yok. Gerçekten sen, herşeyi bilen, hüküm ve hikmet sahibi olansın.” (Allah:) “Ey Adem, bunları onlara isimleriyle haber ver” dedi. O, bunları onlara isimleriyle haber verince de dedi ki: “Size demedim mi, göklerin ve yerin gaybını gerçekten ben bilirim, gizli tuttuklarınızı ve açığa vurduklarınızı da ben bilirim.” (Bakara Suresi, 32-33)

Melekler bu kabullenişleriyle aslında çok önemli bir gerçeği ifade etmiş oluyorlardı. Aklı tek rehber edinmek ve bu yolda gitmek gerçeğe ulaşmanın bir yolu gibi görünse de, aslına bakıldığında içinde bir kırık döküklük bir eksiklik taşıyordu. Çünkü bu gün bize mantıksız görünen bir şey, belli bir zaman sonra mantıklı, bu gün her yönüyle mantıklı görünen bir şey ise bir süre sonra mantıksız görünebilirdi. Çünkü bu günkü akıl yürütmelerimiz, bu gün sahip olduğumuz bilgilere dayanıyordu. Yarın farklı bir bilgi açığa çıktığında ise, bu akıl yürütmelerimiz ve düşüncelerimizde, ortaya çıkan bu yeni bilginin etkisiyle tam tersi istikamette değişebilirdi.

Bu açıdan bakılınca aslında garip bir paradoxun içine girmek kaçınılmaz. Mantığı bile irdelemek gerekir. Bu gün mantıklı görünmese bile içimizde, derinlerde bir yerden sezişimizle elde ettiğimiz duyguya göre mi hareket etmek daha ”mantıklı”, yoksa akla ve rasyonel bir bakış açısına dayanmayan her bilgiyi reddetmek mi daha “mantıklı”. Gerçekten üzerinde uzun süre düşünülmesi gereken içinden çıkılması çok güç bir paradox. Çünkü bu açıdan bakmaya başladığımızda, aklımıza uymayan ancak içimizden gelen bir hisle hareket ettiğimizde ve sonra yanıldığımızı gördüğümüzde, bu yanılgı bizde bundan sonrası için de tamamıyle duygularımızı devreden çıkarıp, sadece akılla hareket etme gibi yanlış bir davranış biçimi geliştirebilir. Ve bundan sonrası için duygularımıza kulaklarımızı kapatıp, sadece aklın rehberliğinde, sınırlı bir yolculuk içinde yürüyerek, ruhsal olarak alt seviyelerde yaşamaya mahkum olabiliriz. İşin aslına bakılırsa, içten gelen temiz bir duygunun insanı yanıltması ve bir hataya, sonrasında da bir pişmanlığa sürüklemesi, hiçbir açıdan mümkün değildir. Buradaki sorun; bu içimizden gelen duygunun ve derin sezişin kaynağının ne olduğudur. İşte büyük mesele!

Bunu anlamak çok ama çok güç olduğundan duygularıyla hareket etmesini ve yüreğinin götürdüğü yere gitmesi gerektiğini, bir insana tavsiye edebilmek çok büyük bir sorumluluk yükler insana. Bu tavsiye ancak;

Bakmayı bilen gözlerin,

Gözlerinde ruhun ışığını gördüğü

Ve gözlerinden ruhun belli bir süreye kadar tutsak edildiği kalbe ulaşabilen

Ordaki saflığı ve temizliği duyumsayabilen insanlar tarafından, bunu hak eden insanlara yapılır sadece!

Kalpte yalnızca melekler yaşamaz, şeytanlarında odaları vardır ve karşılıklı yaşarlar. İçten gelen bir duygunun her zaman saf ve temiz olduğunu iddia etmek koca bir yanılgıya ve sonu felakete kadar varabilen büyük bir acıya sürükleyebilir insanı. “Yüreğinin götürdüğü yere git” evet ama bu nasıl bir yürek ve bu yüreğin hükümdarı kim?

Şeytanlarda melekler gibi ilham ederler, bir duygu oluştururlar insanda. İşte bu içten gelen duygunun meleki bir duygu mu: İnsanı saflığa ve mutlak hakikate ulaştırabilecek, insanın göremediği ancak kendilerinin görebildiği şeylerle ilgili, insanı bir akıl çıkmazından ve sınırlamasından kurtarıp, ilham ettiği duygularla, şu an için akla mantığa uymayan, ancak sonrası için çok iyi olacağını meleklerin gördüğü ve bu yüzden yarattıkları duyguyla, insanın en iyi kararı vermesi için çırpınan meleklerin, ilham ettiği bir duygu mu?

Yoksa; kalpte bir çatışma ve kirlilik yaratan, çeşitli frekans yanılsamalarıyla araya giren meleki duygu ilhamlarını bile kırılmalara uğratan ve insanı bir iç çatışmasına, çelişkilere sürükleyip, sonrada yüreğinin götürdüğü yere gitmesini ilham eden ve bunun yüceliğiyle kandırmaya çalışan, insanın en büyük düşmanı ve belli bir süreye kadar daimi misafiri olan, lanetlenmiş ve kovulmuş şeytani bir duygu mu?

Dedim ya! Çok güçlü bir paradox.

Bu duyguları ayrıştırabilmek ve kalpte oluşan titreşimleri, bazı kişilere veya olaylara karşı yaklaşımızı belirleme de rehber olarak kullanabilmek için, çok güçlü bir mücadeleye ve saflığa ihtiyacımız var. Ama bu da yetmez! Buna kendimizi layık görebilmemiz, kendimizi tanıyabilecek cesareti gösterebilmemiz ve bunu hissettiğimizde de harekete geçebilmemiz gerekmektedir. “Kendimizi gerçekleştirebildiğimizde” bütün bu iç çatışmalar ve yanılsamalar biter ve aklı devreden çıkarabilecek, tamamiyle başka bir alemde, başka türlü ruhsal değişimler içinde bulunarak, insanlara rehberlik edip, sadece bazı seçilmiş insanlara “Yüreğinin götürdüğü yere git” diyebilecek ruhsal boyutlara ulaşmış oluruz.

Şeytanla, meleklerin ve bu mücadelenin öznesi olan insanın savaşımı, kainatın sonuna kadar bitecek gibi görünmüyor. Şeytanın en büyük silahı hala elinde. Soruların ardı arkası kesilmiyor. Nedenler nasıllar niçinler bitmek tükenmek bilmiyor…

Ama bazen düşünüyorum da; nedenleri, nasılları, niçinleri bırakmanın da vakti geliyor galiba. Çünkü kesin bilgiye ulaşabilmenin bir yolunu bulduğunda insan, sorular bitiyor ve mücadelenin yönü başka bir tarafa çevriliyor. En zor savaşa! İnsanın yalnızca ve yalnızca kendisiyle mücadele edip, “Kendisini gerçekleştirebilme” savaşına.. Bir odada hiçbir şeyle uğraşmadan yalnız kalıp, düşünmenin ağırlığına bile dayanamayan, hemen oyalanacak bir şeyler arayan, eli gayri ihtiyari televizyon kumandasına uzanan insan; bütün okları kendine çevirebilme ve kendi kendisinin düşmanı ve aynı zamanda dostu olabilme cesaretini gösterebilir mi?

Bunu başarabildiğinde sadece melekler değil, “İnsan”a bütün kainat , onurlu bir boyun eğişle secde edecektir.

Dedim ya sadece bir neden sorusuyla başladı her şey! Neden secde edecekti şeytan insana?

“Hani, meleklere: “Adem’e secde edin” demiştik. iblis’in dışında (hepsi) secde etmişlerdi. Demişti ki: “Bir çamur olarak yarattığın kimseye ben secde eder miyim?” Demişti ki: “şu bana karşı yücelttiğine bir bak; andolsun, eğer bana kıyamet gününe kadar süre tanırsan, onun soyunu -pek az dışında- kuşkusuz kendime bağlı kılacağım.” (İsra Suresi, 61-62)

Oysa şeytan insanda bulunanı göremedi, anlayamadı.

Yaratıcının kendi ruhundan ona bir nefes üflediğini bilemedi..

Meleklerse insana secde ederek aslında rablerinin emirlerine uyuyorlardı. Bilmeden, anlamadan secde ediyorlardı. Neden Allah, meleklere insana secde etmelerini emretmişti? Oysa melekler sadece rablerine secde ederlerdi. Melekler boşuna üzülmüşlerdi.

Çünkü aslında secde etikleri şey; rablerinin ta kendisiydi!

M.Karahasan

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

Etiket Bulutu

%d blogcu bunu beğendi: