içimdeki SEN gibi…

karakalekm.gif

Şair Cevdet Karal, 5 Eylül 2006 tarihinde, öğrenimlerini Viyana’da sürdüren bir grup öğrencinin İstanbul’da düzenlediği programda, bir konuşma yapmıştır. Konuşmayı, Cevdet Karal’ın izni ile düşünce sayfamızda yayınlıyoruz.



Çoğunuz beni tanımıyorsunuz.  “Arkadaşlarımız buraya çağırmışsa, dinlemeye değer biri olmalı.” İçinizden geçen bu.

Beni tanımanızın anlamı nedir? Hakkımda size en esaslı bilgiyi verecek şeyi biliyor olmak. Bu bilgi ne olabilir? Bana sorarsanız şu: Kırk yaşın eşiğine gelmiş biri olarak, şiirle 15 yaşımda hayatımın en değerli şeyi hassasiyetiyle nasıl ilgileniyorsam, bugün de aynı şekilde ilgileniyor olmam. Bilgi bu. Şimdi beni dinlemeye değer bulabilir ya da bulmayabilirsiniz.

Burada, huzurunda konuşacağım kişileri, yani sizleri, bir ikiniz dışında tanımıyorum. Ama bu gerçek, aranızdan birini bile olsa benim için “hiç kimse” yapmıyor. İşte söze gireceğim nokta burası… Konuşmam buradan başlayabilir.

“Hiç kimse” dedim. Bu “hiç kimse” dediğimiz kişi kimdir? Şöyle düşünün: Bir arkadaşınızla yolda yürüyorsunuz. Biriyle karşılaştınız. Size bir şeyler sordu, siz de ona bir şeyler söylediniz. Konuşma orada bitti. Arkadaşınız size sorar: “Kimdi o?” “Hiç…” dersiniz, “Hiç kimse.” Yani az önce yaptınız o konuşmanın hakikatte bir karşılığı yoktur. Öyle bir konuşma olmasa da olurdu.

Buradan şunu çıkarabilir miyiz? “Hiç kimse”, tanışıyor olsak bile, konuşur görünsek de gerçekte konuşmadığımız kimsedir. Bazı deneyimler, bunu bize çok iyi öğretir. Diyelim, konuşmaya, içinizi dökmeye ihtiyacınız var. Kime konuşacaksınız? Sizi kim dinleyecek? İşte o zaman kendinizi tam bir içtenlikle açabileceğiniz, sizi içtenlikle dinleyecek biri yoksa; o anda, orada kimseniz yok demektir. O anda, orada, herkes sizin için “hiç kimse” mesabesindedir.

Konuşacağınız konu, başa çıkmakta zorlandığınız bir sorunsa ve diyelim onu çözebileceğini düşündüğünüz en yetkili kişiye bunu anlatmanın bir yolu bulunamıyorsa, o da hiç kimsedir. Konuşmanın bir yolu bulunmuş, fakat muhatabınız sizi sadece dinler görünüyorsa, bu, içtenliğinizin hak ettiği yankıyı bulamadığı anlamına gelir. Bunu hissettiğinizde ne kadar direnirseniz direnin, hakikati, kalbinizden çıkıp damarlarınızda dolaşmaya başlayan bir bıçak gibi hissedersiniz: “Kimse yok! Hiç kimse yok…”

Konuşmama başlarken, “Konuşma nedir?” sorusuna kısaca da olsa bir cevap aramak istedim. Vardığımız sonuç şu: Karşımızda biri varsa ve bu kişi bizim için “gerçek”se konuşabiliyoruz. Ama bu cevap bize yetmiyor. Gerçek konuşma nasıl bir şeydir? Gerçek konuşma neye benzer? Onu nasıl tanıyacağız? Nedir bu konuşma?  Konuşma bizde, “Beni can kulağı ile dinle.” duygusu uyandırıyorsa, işte bu, ancak bu, gerçek bir konuşmadır.

Bunu çoğu kere bu kelimelere başvurmadan söyleriz. Bunu ses tonumuz söyler. Ciğerden kopup gelen kelimenin tınısı söyler: “Beni can kulağı ile dinle.” Eğer can kulağımızla dinliyorsak konuşma gerçekleşir. Eğer can kulağı ile dinliyorsak, tek bir kelime etmesek de o bir “konuşma” olur. Oysa konuşma işdeş bir fiil.

Konuşmanın hayatımızdaki önemi

Konuşmanın hayatımızdaki önemli anlarını hatırlayalım. Hepsini değil, bir ikisini. Çocuğun konuşmasını örneğin… Ağzından bir anlamı olan ilk kelime çıktığında ne deriz? “Konuştu.” “Konuşmaya başladı.” Bunu “konuşma” yapan nedir? Bizim onu can kulağı ile dinliyor olmamız. Ya da komada, bilinci yerinde olmayan bir hastayı düşünelim. Umutsuzluk bizi duvar gibi kuşatmış, gece başında bekliyoruz. Belki yorgunluktan bitap durumdayız. Bir an bir kelime duyarız. Hasta bizim için normal şartlarda hiçbir anlama gelmeyecek bir şey de söyleyebilir. Bir kelime ya da cümlenin o anda içimizdeki yankısı nedir? “Konuştu.”

Oysa o, bizim hiçbir cümlemize cevap verebilecek durumda değildir. Peki, bilinçsiz olan bu konuşmayı konuşma yapan nedir? Burada akla iki şey geliyor. Biri yaşamla ilgili olanı. Umut. O kişinin hayatına devam edebileceği konusunda bizde uyanan umut. İkincisi onu can kulağı ile dinliyor oluşumuz.

Demek ki, konuşmakla hayat ve umut arasında bir bağ var. Derin bir bağ. Demek ki umutla can kulağı arasında bir bağ var. Umut yoksa konuşma yoktur. Çevrenize bakın: Derin bir sessizliğin içine gömülmüş insanlar aynı derinlikte bir umutsuzluğun içindedir. Çaresiz olmayabilirler, ama umutsuzdurlar. Çaresizcesine umutsuz…

Acaba neden? Ya kendi iç seslerini duyacak can kulağını tıkamışlardır ki çoğunlukla böyledir, ya da konuşmalarını anlamlı kılacak bir dinleyici, bir can kulağı yoktur.


Can Kulağı Nedir?

Sorularımızın birçoğu şu ünlü “Nedir?” sorusu. “Bu nedir?” Felsefe soruyu böyle sorar. Şimdi, içinde “nedir” olan sorulara benzer bir soru daha soralım: “Can kulağı nedir?” “Beni can kulağı ile dinle.” dediğimiz zaman aslında ne demek isteriz? Neden “can kulağın” demeyiz de, “can kulağı” deriz? Çünkü burada şunu vurgulamak isteriz: “Şimdi beni ruhunla dinle. Ruhunu söyleyeceğim bu sözlere aç. Aç ki, bu konuşmam konuşma olsun. Kelimelerim boşlukta kaybolup gitmesin.”

Demek ki konuşma konusu ruha gelip dayandı. Asıl konuşma, ruhların konuşmasıymış. İşte burada şunu hatırlıyoruz. Bezm-i elesti. Cenab-ı Hak, ruhları yarattığında ne sordu? “Ben sizin rabbiniz değil miyim?” Soru bu. Ruhlar ne cevap verdi? “Evet, sen bizim Rabbimizsin.” Cevap da bu.

Biz burada, bu “Evet” cevabını veren ve bunu unutmayanlar olarak bulunuyoruz. Aramızda konuşmanın bir anlamı varsa, bu anlam asıl buradan geliyor. Biliyoruz ki biz birbirimizi can kulağı ile dinleyebiliriz. Çünkü biz, can verme’nin, onu, bizi kendine muhatap kılan Allah’a teslim etmek olduğunu bilenlerdeniz. Kelimesi kelimesine söylersek, biz iman edenlerdeniz. Bu yüzden biz kendimizi, can verirken onu kime verdiğini bilmeyenlerle aynı kefeye koyamayız. Onun, yani ruhun, bize verilmiş bir emanet olduğuna, sahibine döneceğine inanıyoruz. O, bu bedenlerimizle ölüp gitmeyecek. Ebediyet bize bu şekilde bağışlanıyor.

Şimdi konu ölüme geliyor. Ama hemen buna geçmeyelim. Ruhtan söz ediyoruz. Konuşmaktan ve can kulağından… Ruhumuza dokunuşunu hissettiğimiz söz nedir? Hangi sözler, onun muhatabının ruhumuz olduğu hissini bizde uyandırır?

Duyarız, görürüz ve deriz ki “Bu benim ruhuma hitap ediyor.” “Bu benim ruhumu sızlatıyor.” “Bu benim ruhumda dinmez bir hasreti uyandırıyor.” Az dikkatle fark ederiz ki, bu salt aklımıza hitap eden bir söz değildir. Bunda bir aşkınlık var. Akıl burada, bu sözle başlayan yolculukta bizimle sonuna kadar ilerleyemez.

Varlığımızın birçok yönünü bertaraf ederek bizimle konuşan, can kulağımızla eğildikçe konuşmasını derinleştiren bu söz nedir? Bu söz şiirdir. Bu sözü söyleyebilene de şair denir.

Demek ki şiir söyleniyor, ruhun konuşması olabildiğinde ise ona şiir adını veriyoruz. Söylenenin şiir olabilmesi için, onun can kulağı ile dinlemeye elverişli olması, diğer bir ifadeyle bunu zorunlu kılması gerekiyor. Okuyan bu konuşmaya bir karşılık vermiyor, ama söz bir karşılık buluyor. Bu karşılığı başka bir yerde değil, ruhta buluyor.

Peki, inkâr edenin, yani hakikatin üstünü örtmeye çalışanın elinde şiirin durumu nedir? Öyle ya, onun konuşması her şeyin başlangıcına giden, en azından bu niyeti taşıyan bir konuşma olmayacaktır.

Fakat az önce aklı aşan bir şeyden söz etmiştik. Şiiri söyleyen, bezm-i elestte verdiği cevabı unutmak istese ve dirense de, o cevap, kendini ona durmadan hatırlatmaya devam eder. Bu direniş ne kadar güçlü ise, şiir de o ölçüde ruhtan ruha bir konuşma olur. Ne demek istiyorum: Sanat, maneviyattan tümüyle koptuğunda sanat olmaktan çıkar. Bir sanat eseri, eğer gerçekten bir sanat eseri ise, onda maneviyattan bir damar buluruz. Bu, nihilizmin en kesif karanlığında bile karşımıza çıkabilir.

Genel kavramdan, yani sanattan, tekrar şiire dönelim. Şiirin, ruhumuza yapılmış bir konuşma olduğunu düşünüyoruz. O bizde bazı şeylerin uyanmasına yol açıyor. Bu kadar mı? Hayır. Siz bir şeyi can kulağı ile dinlediğinizde, o an, sizin bir bedeniniz olduğunu bile düşünemeyeceğiniz andır.

Şöyle düşünün: Biri size en derin duygularını açtığında; gözlerinizin ne denli güzel, parmaklarınızın ne kadar zarif olduğu ya da omuz yapınız aklınıza gelir mi? Geliyorsa zaten kendinizi gerçekte o sözlerin muhatabı kabul etmiyorsunuz demektir. En çok, hoşunuza gidecek birkaç cümle dinlemiş olursunuz. O bile zor. Bize fizik varlığımızı, bir parçası olduğumuz maddi dünyayı unutturan bir şey var bu konuşma dediğimiz şeyde.

Ruhumuzla gerçekleşen bu temas, demek ki, varlığın bazı yüklerini üzerimizden alıyor. Bizi hafifletiyor. Yani şiir, “kendimiz” dediğimiz varlığı, onun aslına ait olmayan şeylerden ayıklıyor. Bizi yıkarak yeniden inşa ediyor. Demek ki burada bir şiddet var. Bizim uğramaktan memnuniyet duyduğumuz bir şiddet. Biliyoruz ki, yaşadığımız o sarsılış, özümüzle yeniden ilişki kurmamıza yol açacak. Şiirden bizi etkilemesini, sarsmasını bu yüzden istiyoruz.

İşte burada şairin kim olduğu sorusuna tekrar cevap aramalıyız. Kimdir şair? Şiir söyleyen birini hangi kuvvet şair yapar? Bu sorunun cevabı çok açık: Konuşması, yani söylediği şiir bizde bir sarsıntıya ve yıkıma yol açacak, bu bizim ruhen ihtiyaç duyduğumuz bir sarsıntı ve yıkım olacak; fakat bununla da kalmayacak. Bizi yeniden inşa edecek. Yani, o yıkıntı içinden ruhumuzun yükselişini hissedeceğiz. Yani ruh, en yalın mimarisiyle ortaya çıkacak. En kendi olduğu şekliyle…

Son zamanlarda çocukluğumdan söz etmeyi seviyor, buna ihtiyaç istiyorum. Sözün bu noktasında, düşüncemi size iletmemi kolaylaştıracağını umarak, çocukluğumun yardımına başvuracağım. Anlatacağım olay, tarih itibariyle çok eski. Ama zihnimde şu an buradaki konuşmamız gibi diri…

Benim şiir yazışım ve bunların yayınlanıyor oluşu endişe verici bulunuyordu. Bazı temayüzlerin kendiliğinden çizdiği bir yol var ki, o yolda ilerlemen beklenir. O yol sanattan geçmeyeceği gibi, ilgilenilmeye değer şeyler arasında, hele şiir hiç yoktur. Bu yüzden çocukluğum, bir parçasıyla, şiir uğruna mücadele vererek geçti.

Hikâye şöyle. Dedem eve gelen kitaplardan, dergilerden rahatsız değil. Ama bu şiir işinden hoşlanmıyor. Bana verdiği örnek: Atatürk, öğrenciyken şiir yazıyormuş. Komutanları bunu fark ettiğinde şiirle meşgul olmaması, hatta yazmaması için onu ikna etmişler. Yani, şiir insanı hayat karşısında “zayıf” kılar, demek istiyor.

Böyle bir mücadele var. Bu mücadelede kader garip bir tesadüfle bana yardım etti. Dedem bir akşam eve biraz değişmiş olarak geldi. O gün Trabzon’a gitmişti. Şehrin Meydan denilen yerindeki parkta, yaz sıcağından bunalmış dinlenirken, masasına ilginç bir adam gelmiş oturmuş.

Böyle şeylerden hiç hazzedecek adam değil. Bir Osmanlı kadınının elinde yetim büyümüş bir aristokrat. Kimsin demiş adama, selamsız sabahsız geldin masama oturdun. Adam ne dese beğenirsiniz.”Ben ‘68 gazilerinden falanca.” Dedem de düşünmüş, 68’de bir savaşımız olmadığına göre, bunun tahtalarında noksanlık var. Madem akıllısın, idare edeceksin.

Sonradan benim de tanıyacağım bu adam, dedeme, zihnine çivi gibi çakılan bir cümle söylemiş. Eve o cümle ile geldi.

Laf olsun diye sağdan soldan konu açılırken, adam da kendinden bahsetmiş. Belediyede çalışan bir mimar… ’68 olaylarına katılan öğrencilerdenmiş. Türk karasularında dolaşan Amerikan 6. filosunu protesto edenlerden… “Gazilik” oradan geliyor. Hadisede beyninden bir darbe almış. Bu bilgi, dedemi bir parça aydınlatmış. Hasar devam ediyor, diye düşünmüş.

Bu adam, dedeme bir de şiirini okumuş. Şiiri beğenmiş ama onun asıl mimarlığına önem vermiş dedem. Adam şairse, hasar ne kadar ağır olursa olsun, sezer. Durmuş, dedeme şöyle bir bakıp, şu cümleyi söylemiş: “Şairler, demiş, beyefendi, insan ruhunun mimarlarıdır.”

Eve geldiğinde dedem, işte bu cümleyle geldi. O güne ilişkin bana anlattığı hikâye de böyle.

“68 Gazisi” ile bir iki yıl sonra biz de tanıştık. Kendisini teşhisim, tahmin edileceği gibi, “Şairler insan ruhunun mimarlarıdır.” sözüyle oldu. Anlaşılan o söz sebepli sebepsiz tekrarlanıyordu. Trabzon’da bir kitapevinin şiir raflarını dikkatle tararken, elimi kapağı sarı renkte, incecik bir kitaba atmış onu alıyordum. Duyduğum bir sesle, bir an çarpılmış gibi oldum.

Birkaç aydır, şairini bilmediğim, bir mektupta okuduğumdan beri beni büyüleyen mısralar birinin dilinden, bir vecd haliyle dökülüyordu:

“bakanlar bana / gövdemi görürler // ben başka yerdeyim // gömenler beni / gövdemi gömerler // ben başka yerdeyim// aç cübbeni cüneyd // ne görüyorsun // görünmeyeni //  cüneyd nerede /

cüneyd ne oldu // sana bana olan / ona da oldu // kendi cübbesi altında / cüneyd yok oldu”

Elimde kitap, dönüp arkama baktığımda bir sır zaten çözülmüştü. Peşine düştüğüm ses, bu sesti.

Bu şiirin yazılı olduğu ve ardı arkası kesilen mektubu cebimde taşımaya artık gerek yoktu. Fakat bu kırmızı yanaklı, şiir okurken gövdesi heyecandan titreyen adam da kimdi?

Uzun Sokak’taki kitapçıdan, birkaç saat oturacağımız parka yürüdük. Meydan denilen yerdeki parka… Kırmızı yanaklı adam, daha parka ilerlerken, Asaf Halet Çelebi’den Sezai Karakoç’a geçmiş, benim o zamanlar da çok sevdiğim Köpük şiirini okumaya başlamıştı.

Oturduk. Ben, bu adam o adam mı diye düşünürken, ağzından işte o cümle çıkıverdi: “Şairler insan ruhunun mimarlarıdır.”

Bir özdeyişi andıran bu söz, belki fazla gösterişli ama basite alınacak cinsten değil. Aklın fazla bir öneminin kalmadığı bir eşikte söylenmiş. Bir hasarın, bir darbenin insanı getirip ölümün eşiğinde bıraktığı ve ruhen daima orada tuttuğu bir zihin söylüyor bunu. Uğradığı travma karşısında belki de sahip olduğu tek şey var: Şiir. Söz bir başkasına ait ve benimsenmiş de olsa, bu hiçbir şeyi değiştirmez. Bu, artık bu adamın sözüdür.

Bu çok eski hikâyeyi anlatma gereğini neden duydum? Şiir bizim ruhumuzda nasıl bir etki uyandırıyor sorusu üzerinde düşünüyorduk. Şiirin; bizim dünyevi tarafımızı yıkan, fakat ruhumuzu ayağa kaldıran, onu yücelten işlevinden söz ediyorduk.

Şiir ruhumuzu, onu ağırlıklarından kurtararak yeniden inşa ediyor. Bizi aslımıza yakınlaştırıyor. Başlangıçta ne isek, sanki yeni baştan o oluyoruz. Sanki saf ruh haline dönüyoruz. Şiirin bizde uyandırdığı duygu kederlerin en derini bile olsa, bundan tarifi güç bir zevk duyuyoruz. Sonsuz bir yaşama, sonsuzluğu yaşama duygusuyla dolup taşıyoruz.

Kederlerin en derini nedir? Bir ruhun bir diğer ruhu kaybı, bir ruhun bir diğer ruha artık konuşamayışı… Bu imkândan mahrum bulunuş…

Kederlerin en derinini bizde uyandıranlardan bir diğeri ise, ölümdür. Ölümü gerçekten hissettiğimizde, biri’miz bu dünyadan koparak gittiğinde, kendimizi buranın yerlisi saydığımız halde, bizde neden sonsuz bir gurbet hissi uyanır?

Ait olduğumuz yeri hatırlarız. İçimizi yakan, gerçekte, ruhumuzun özlemidir. Bizi saran korku, ebediyet önünde ne olduğumuz sorusunun korkusudur. “Orada beni ne bekliyor?” “Bana sorulan o soruya “Evet. Sen benim Rabbimsin.” demiştim.” “O soruyu, ruhumun derinliklerinde sanki tekrar duyar gibiyim.” “O ne dehşetli soruydu? Şimdi o soru karşısında ne kadar da acizim.

Sesimiz, ruhumuza elçi olmalı

Şimdi, belki en başında yapmamız gereken bir şey vardı. Konuşma hakkında, ruha dokunan, teması ruhumuzla olan söz hakkında konuşmak yerine, doğrudan ona başvurmak. Yani şiir okumak… Fakat bunu tercih etmedik. Çünkü bu, gerçek anlamıyla, insanın ancak tek başınayken yapabileceği bir şey… Yine de, konuşmada asıl payeyi şiire verdiğimiz için, onun ve sizlerin onuruna bunu deneyelim. Okuyacağım şiir, Ahmet Kutsi Tecer’in bir şiiri:

NERDESİN

Geceleyin bir ses böler uykumu,

İçim ürpermeyle dolar: -Nerdesin?

Arıyorum yıllar var ki ben onu,

Aşıkıyım beni çağıran bu sesin.

Gün olur sürüyüp beni derbeder,

Bu ses rüzgârlara karışır gider.

Gün olur peşimden yürür beraber,

Ansızın haykırır bana: -Nerdesin?

Bütün sevgileri atıp içimden,

Varlığımı yalnız ona verdim ben,

Elverir ki bir gün bana derinden,

Ta derinden bir gün bana “Gel” desin.

İzninizle, sözlerimi şu şekilde tamamlamak istiyorum: Doğrudan ruhunuza konuşan bir tek cümle bile söylediysem, bu konuşmam, evet, gerçekten bir konuşma olmuştur. Birbirimizi kastettiğimiz anlamda dinleyebiliyorsak, demek ki, bu dünyanın hiçleştirdiği kimselerden değiliz. Dilerim, her konuşmanız, sesinizin, ruhunuza elçi olduğu bir konuşma olsun. Dilerim, içinizin en umut dolu olduğu anda, sizi yürekten dinleyeceğine inandığınız kimse, karşınıza “hiç kimse” olarak çıkmasın.

Dilerim ki, yaşadığımız bu toplum, sizi bir gün can kulağı ile dinler. Ve dilerim ki, bu topluma, ancak can kulağı ile dinlenebilecek şeyler söylersiniz.

Yaşadığımız yüzyılın bir sese ihtiyacı var. İnsanlığın vicdanı adına konuşacak bir sese.

Kelimesinde kanın atışı, aklın kimyası olacak bir ses. Çağın ruhuna, elest bezmindeki sözleşmeyi hatırlatacak bir ses. Ama bu ses, Müslüman bir ses olmayacaksa, yine bir çığlık olmaya mahkûmdur. Dilerim ki, bu ses sizlerden birinin sesi olsun. Bizim sesimiz olsun.

“Çocuk uykusunda gülüyor

Yılların acı çığlığından habersiz

Elleriyle oynuyor karanlıklar

Sessiz sessiz”

Sözümüz burada bitti. Konuşmamız eğer bir şiir değilse, o muhakkak eksik, yetersiz kalacaktır. Sözlerimi, eksikleriyle, böyle kabul edin.

Dinleyenleriniz çok olsun.

 

<Milli gazete düşünce sayfası>

Comments on: "Beni Can Kulağı İle Dinle" (1)

  1. bu site güzel ama aradığım şeyi bulamadım

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: